Anasayfa / Kültürel Miras / Sivas Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi Üzerine Bir Anlatım

Sivas Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi Üzerine Bir Anlatım

Şu anda Anadolu’nun taşla dua ettiği, adeta nefes alan bir yapının önündeyiz. Burası, 13. yüzyılın başında, 1228–1229 yıllarında inşa edilmiş Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi. Burası sadece bir cami değildir; aynı zamanda bir hastane, bir medrese, bir türbe ve taşın dil bulduğu bir sanat mucizesidir.

Yaptıranlar Mengücekoğulları Beyliği’nden Süleyman Şah oğlu Ahmed Şah ve eşi Melike Turan Melek’tir. Mimar ise Ahlatlı bir sanatkâr: Hürremşah b. Ahlatî. O dönemde Ahlat, taş ustalarının beşiği gibiydi; buraya da öyle bir usta gelmiş ki, adını yüzyıllar sonra bile taşa kazımış.

Divriği, o dönemde Anadolu’nun önemli kültür merkezlerinden biriydi; Mengücekoğulları, Erzincan, Kemah, Divriği gibi bölgelerde hüküm sürüyordu. Selçuklularla yakın ilişkileri vardı ama aynı zamanda kendi sanat dillerini de geliştirmişlerdi. İşte o dilin doruk noktası bu külliyedir.

Şimdi önce caminin önüne bakalım. Bu yapı, Anadolu’da benzeri olmayan bir taş işçiliğine sahip. Dışarıdan sade gibi görünür ama yaklaştıkça taşın içine gizlenmiş bir evren açılır. Divriği Ulu Camii, yaklaşık 60 metre uzunluğunda, dikdörtgen planlı. İç mekân 25 bölüme ayrılmış, her bölüm farklı biçimde tonozla örtülmüş. Bu, sadece bir mimari tercih değil — her bir örtü gökyüzünün farklı hâlini temsil eder. Bazı araştırmacılar diyor ki, Hürremşah bu camiyi tasarlarken gökyüzüne bakmış, yıldızların dizilişini taşta tekrar etmiş. Bu yüzden her kubbe, her tonoz birbirinden farklı. İçeriye girdiğinizde bir “tek tip düzen” değil, bir “ritmik çeşitlilik” hissedersiniz; adeta bir taş senfonisi.

Mihrap eksenine geldiğinizde, sekizgen bir kasnağa oturan on iki dilimli bir kubbe görürsünüz. O on iki dilim, sembolik olarak on iki imamı temsil eder. Cami planı bu anlamda hem sembolik hem fonksiyoneldir: ışığın yönü, dua sesinin yankısı ve taşın titreşimi bile hesaplanmıştır. Mihrap, taşın heykel gibi işlendiği bir şaheserdir. Derin bir niş, katman katman içeri çekilir. Sanki taş, içe doğru bir girdap oluşturur. Rumi ve palmet motifleri taşın üzerinde dalgalanır; her kıvrımda bir dua, her girintide bir nefes vardır. Bu mihrap öylesine canlı ki, sanat tarihçileri “taşın hareket ettiği tek mihrap” derler.

Minber ise ceviz ağacındandır, kündekârî tekniğiyle yapılmıştır. Üzerindeki yıldız geçmeler, kainattaki düzenin ahşaptaki karşılığı gibidir. Cami içindeki bu denge, hem göğe hem yere aynı anda dokunur.

Ama Divriği Ulu Camii’nin asıl büyüsü portallerinde gizlidir. Üç büyük taç kapısı vardır: kuzey, batı ve doğu portalleri. Her biri farklı bir sanat anlayışını temsil eder.

Kuzey portalinden başlayalım: halk arasında “Barok Kapı” diye anılır, çünkü taş burada adeta erimiş, kıvrılmış, dans etmeye başlamıştır. Düşünün, Avrupa’da barok sanat ortaya çıkmadan 400 yıl önce, bu dağ başında bir taş ustası taşa barok hareketi kazandırıyor! Kemerlerin çevresinde güneş kursları, spiral kıvrımlar, derin mukarnaslar var. Güneş kursu, ilahi ışığın sembolü. Gündüzün farklı saatlerinde bu yüzeyde ışık oyunları oluşur; sabah gölgeler içe çekilir, akşam taşın kıvrımları parlar. Anlatılan bir efsaneye göre, Hürremşah bu kapıyı bitirdiğinde ustalar hayran kalmış ama biri demiş ki: “Usta, bir daha böyle bir kapı yapamazsın.” O da cevaben, “Yaparım ama bu taş bir daha bu dağdan çıkmaz,” demiş. Gerçekten de bu taş türü Divriği civarında artık bulunmaz.

Batı portaline geçelim, halk arasında “Tekstil Kapı” denir. Neden mi? Çünkü yüzeyi sanki taş değil, ipek dokuma gibi. Bezemenin ritmi, geometrik örgüleri, kufî yazıya benzeyen hatları var. Burada çift başlı kartal motifi karşımıza çıkar: Selçuklu gücünün simgesi. Kartalın iki başı, doğu ve batı yönlerini, yani dünya hâkimiyetini simgeler. Ayrıca, kartal Tanrı’nın gözü gibidir — her yöne bakan, her şeyi gören. Bu kapı, gücü temsil eder; giren kişinin “Ben Tanrı’nın evine giriyorum, gururumu dışarıda bırakmalıyım” hissine kapılması için yapılmıştır. Hürremşah’ın taş üzerindeki mesajı çok açıktır: “Kapıdan girerken başını eğ.”

Doğu portaline geldiğimizde karşımıza daha sade ama son derece zarif bir kompozisyon çıkar. Burası Şah Kapısı, çünkü hünkâr mahfiline bağlanır. Simetrik düzeniyle Selçuklu klasik üslubunu temsil eder. Kademeli sivri kemerleriyle bir nevi hiyerarşi kurar: her kademe, Tanrı’ya biraz daha yaklaşmak anlamındadır. Portaldeki mukarnaslar kat kat yükselir, sanki göğe çıkan bir merdiven gibi. Bu yüzden bu kapıya “göğe açılan kapı” da denir.

Şimdi camiden çıkıp hemen bitişikteki Şifahaneye, yani hastaneye geçelim. Burası Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. 13. yüzyılda, bir kadının kendi adını taşıyan bir şifahane yaptırması inanılmaz bir olay. Bu bile yapının ruhunu belirler: şefkat, merhamet ve iyileştirme. Planı kapalı avlulu ve üç eyvanlıdır. Ortada üzeri fenerli bir kare avlu bulunur. Avlunun etrafında hastaların yattığı odalar, hekim odaları, ilaç hazırlık bölümleri vardır. Şifahanelerde tedavi sadece ilaçla yapılmazdı; müzik, su sesi ve dua da tedavi yöntemiydi. Burada su kanallarının akışı, yankılanan kubbeler, dingin taş duvarlar hep bu amaçla tasarlanmıştır. Hürremşah’ın taşta kurduğu bu sessizlik, aslında bir “şifa sessizliğidir.”

Kuzeydoğu köşesinde Ahmed Şah ve Turan Melek’in türbesi bulunur. Bu türbe, bir yönetici çiftin yan yana sonsuzluğa uğurlandığı bir yer olmanın ötesinde, sevgi ve inancın taşlaşmış hali gibidir. Türbe içindeki ışık düzeni, sabah güneşiyle birlikte tam mihrap noktasına düşer. Yani her sabah dua ışığı doğrudan onların üzerine iner. Bu da tesadüf değildir; ustanın ışığı hesaplayarak yerleştirdiği bilinir.

Şifahanenin portali ise Anadolu taş işçiliğinin zirvesidir. Gotik üslubun öncüsü sayılabilecek sivri kemerler, yıldız kesitli sütunceler, insan başı kabartmalarıyla dikkat çeker. Evet, yanlış duymadınız — insan başı figürleri! Selçuklu mimarisinde çok nadir görülen bir şeydir bu. Bu başların “koruyucu melekler” ya da “şifa veren ruhlar”ı simgelediği düşünülür. Belki de Melike Turan Melek’in “melek” adının bir taş yankısıdır. Kemerin üzerindeki derin mukarnaslar, taşta bir spiral hareket yaratır; bu hareket şifanın, dönüşümün ve ruhsal yükselişin sembolüdür.

Bakın, burada üç yapı yan yana: cami, şifahane, türbe. Biri ibadet, biri tedavi, biri sonsuzluk… Üçü bir araya geldiğinde insanoğlunun bütün yaşam döngüsünü temsil eder. Dua, yaşam ve ölüm — hepsi burada taşın içinde buluşmuş. Bu yüzden Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi sadece bir mimari eser değil, bir kozmoloji kitabıdır. Her taşı bir harf, her motif bir ayet gibidir.

1985 yılında UNESCO tarafından “insan yaratıcılığının eşsiz başyapıtı” olarak Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır. Çünkü burada sadece taş işçiliği değil, taşın ruhu vardır. Hürremşah taşla konuşup ona hayat vermiştir.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir