
Yaşadığın şehirde turist olmak, insanın kendisiyle ve mekânla kurduğu ilişkinin yapı taşlarını yeniden düzenleyen tuhaf bir deneyimdir. Şehrin sokaklarını artık ezbere biliyor olman, onu bildiğin anlamına gelmez; tanışıklık çoğu zaman dikkatsizliğin maskesidir. Turistlik ise dikkati zorunlu kılar. Aynı yerde hem yerli hem yabancı olmak, kimliğin ve mekân algısının çatlaklarından içeri ışık sızdırır.
Sosyolojik açıdan bakınca mesele basittir: gündelik hayat, insanı körleştirir. Göz her gün gördüğünü siler; beyin tasarruf yapar. Georg Simmel’in “metropol insanı” dediği figür gibi, uyarıcı bolluğundan kaçınmak için duyularını kapatırsın. Yerkürenin en ilginç köşesinde bile yaşasan, rutin her şeyi sıradanlaştırır. Turistlik bu karanlığı deler. Bir yabancının bakışı, şehrin kabuğu altında duran karmaşayı yeniden görünür kılar. Kaldırımın çatlağı, eskimiş bir kapı tokmağı, kulağına çalınan bir sokak satıcısı sesi… Bunlar aslında hep oradadır ama yerli için görünmezdir. Turist olduğunda, tüm bu ayrıntılar yeniden sahneye çıkar.
Psikolojik tarafta işler daha karmakarışık. İnsan, tanıdığını sandığı mekânda yeniden keşfe çıktığında, kendi kimliğini de sorgular. Zira şehir, sadece binalar ve yollar bütünü değil; hatıraların depolandığı devasa bir bellek cihazıdır. Gündelik hâlinde şehrin içinden geçersin. Turist olduğunda, şehrin içindeki seni izlemeye başlarsın. Bu da hafif bir yabancılaşma yaratır. Erving Goffman’ın benlik performansı üzerine söylediklerini hatırlatır: aynı mekânda başka bir rol oynamak, benliğin esnekliğini çıplak bırakan bir deneydir. Bir anda kendini, yaşadığın mahallenin mimarisini fotoğraflarken bulur, yıllardır önünden geçtiğin yapının cephesinde daha önce hiç fark etmediğin bir süsleme keşfedersin. Bu hem büyüleyici hem de rahatsız edici olabilir. Çünkü insan, kendi kör noktalarıyla yüzleşir.
Turistlik aynı zamanda güç ilişkilerini de açığa çıkarır. Yerli, mekânın sahibidir ama turist olan kişi, sahipliğini geçici olarak askıya alır. Bir sokakta yolunu kaybettiğinde, aslında şehrin sana değil, senin şehre ait olduğunu fark edersin. Bu kırılma, modern bireyin kontrol yanılsamasını incitir fakat incitirken genişletir de. Çünkü aidiyet, ancak kayma yaşadığında anlaşılır. Şehrin “senin” olmadığını bilmek, dünyayla kurduğun ilişkiyi daha mütevazı bir seviyeye çeker. Bu tür bir mütevazılık, insanın çevresini daha dikkatli ve daha nazik okumasını sağlar.
Bir başka ilginç yanı, turistliğin yarattığı zaman algısıdır. Günlük yaşamda zaman doğrusal akar; yapılacak işler, yetişilecek randevular, döngüsel sorumluluklar vardır. Turist olduğunda zaman kıvrılır. Aynı sokak iki farklı hızda yaşanabilir. Rutin olan yavaşlar; yabancı olan hızlanır. Kendi şehrinde turist olmak, bu iki zaman çizgisini kesiştirir. Hem geçmişini hem bugünkü seni aynı anda deneyimlersin. Bir park bankında otururken, yıllar önce yine aynı bankta oturan halini zihnin canlandırır; fakat bu kez o bankla arana zihinsel bir mesafe koyduğunu fark edersin. Mekân, sana ait bir sahne olmaktan çıkar, koca bir hikâyenin parçasıymışsın gibi davranır.
Sosyolojik olarak bir de sınıfsal bir boyutu var: yerli, özellikle de ekonomik olarak sıkışık bir yerli, kendi şehrinin sunduğu kültürel mekânları çoğu zaman tüketmez. Müze biletinin fiyatını pahalı bulur, “nasıl olsa bir gün giderim” der. Oysa turistlik, ekonomik davranış kalıplarını kırar. İnsan kendi şehrinde turist olunca, kültürel sermayesini yeniden işletir. Bir geç Victorian dönemi binasının restorasyonunda saklı tarih ya da şehrin periferisindeki göçmen mahallesinin dokusu, kentsel hafızanın karanlıkta kalmış sayfalarını açar. Yerli için görünmez olan toplumsal dinamikler, turist bakışının ışığında yeniden çizilir.
Psikolojik açıdan en derin etki, farkındalıkla ilgilidir. Turist olmak, bilinci genişleten küçük bir zihin deneyi gibi işler. Kendini otomatik pilottan çıkarır. Duyularını ayarları yanlış yapılmış bir radyo gibi yeniden kalibre eder. Bu da huzursuz bir merak formu yaratır. Aynı caddede yürürken, binaların neden öyle sıralandığını, kimin karar verdiğini, hangi ekonomik, tarihsel ve siyasi güçlerin o düzeni belirlediğini sorgulamaya başlarsın. Sokak tabelasının dili, restoran menüsünün kültürel karışımı, kaldırım taşlarının malzemesi bile küçük bir antropolojik bulgu gibi görünür.
Bütün bunların göstergesi, insanın doğasında “yeniden görme” ihtiyacının bulunmasıdır. Mekânla ilişki durağan değildir; sürekli güncellenmesi gereken bir yazılım gibidir. Yaşadığın şehirde turist olmak, bu güncellemeyi elle tetiklemek gibidir. Kente yüklediğin tüm eski anlamlar kısa süreliğine askıya alınır ve zihnin yepyeni bir veri seti toplamaya başlar. Bu da yaşamını olağanüstü biçimde tazeler.
Şehrin içindeki bu rol değişimi, uzun vadede insanın kendisiyle ilişkisini de derinleştirir. Rutin hayatın içine sıkışmış benlik, turistliğin verdiği hafif yabancılaşma sayesinde yeni düşünce koridorları açar. Kırılganlıklarını, alışkanlıklarını, beklentilerini daha çıplak görür. Bu da, şehirle kurduğun bağı daha karmaşık ama daha gerçek bir hale getirir.
Yaşadığın şehirde turist olmak, kısacası, mekânı yeniden kazanmak değil; onu kaybetmenin inceliğini öğrenmektir. Çünkü kaybettiğinde görür, gördüğünde sahip olmaya çalışmaz, anlamaya çalışırsın. Bu anlayış da hem şehri hem insanı derinleştirir.










Bir Yorum
Yaşadığımız topraklarda turist olabilmek, o toprakların dayanılmaz yanlarına karşı da gözlerimizi kapatmada destek oluyor sanki.