Anasayfa / Kültürel Miras / Uygarlığın Hafızası: Hattuşa

Uygarlığın Hafızası: Hattuşa

Boğazköy’ün yamaçlarında, Anadolu’nun derin geçmişini sessizce anlatan, taşların, kabartmaların, surların ve çivi yazılı tabletlerin dile geldiği bir yer vardır: Hattuşa. Çorum’un Boğazkale ilçesi sınırlarında, Anadolu platosunun kuzeyindeki dağlarla çevrili bir coğrafyada yükselen bu antik kent, yalnızca bir başkent değil, bir uygarlığın hafızasıdır. MÖ 2. binyılın en güçlü krallıklarından birine, Hitit İmparatorluğu’na dört yüz yılı aşkın bir süre ev sahipliği yapan Hattuşa, siyasi, dini ve kültürel bir merkez olarak insanlık tarihine damgasını vurmuştur. Günümüzde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu benzersiz arkeolojik alan, 2001 yılında bulunan yaklaşık otuz bin çivi yazılı belge sayesinde “Dünya Belleği” unvanını da kazanarak, yalnızca Anadolu’nun değil, dünya tarihinin de en önemli hafıza noktalarından biri hâline gelmiştir.

Hattuşa’nın hikâyesi, Anadolu’nun kadim halklarının ayak izlerini takip ederek başlar. MÖ 6. binyıla uzanan ilk yerleşim izleri, bu toprakların binlerce yıl boyunca kesintisiz yaşam alanı olduğunu gösterir. Kentin tarih sahnesine güçlü bir şekilde çıkışı ise MÖ 3. binyıldaki İlk Tunç Çağı ile başlar. Yazılı belgelerle aydınlanan dönem ise, MÖ 2. binyılın başlarından itibaren Anadolu’da beliren şehir devletleri ve ticaret ağlarıyla başlar. Bu dönemde Hattuşalılar, kendilerini “Hatti” olarak adlandırır ve bugün Büyükkale olarak bilinen tepenin üzerinde ilk kalıcı yerleşimlerini kurarlar. Ancak kaderin cilvesi, Hattuşa’nın tarihi boyunca defalarca yıkılıp yeniden doğacağına dair bir işaret gibidir. MÖ 18. yüzyılda Hitit kralı Anitta, stratejik önemi yüksek bu kenti fetheder ve bir daha yerleşilmemesi için lanetler. Bu lanet, kentte bir süre sessizliğe neden olsa da, Hattuşa’nın asıl yükselişi çok da gecikmez.

MÖ 17. yüzyılda tahta çıkan I. Hattuşili, kentin kaderini yeniden yazar. Hattuşa’yı başkent ilan ederek burada Hitit Krallığı’nın temellerini atar. Başlangıçta Orta Anadolu’daki etkisiyle sınırlı olan Hititler, zamanla Batı Anadolu’dan Kuzey Suriye’ye, Toroslar’dan Ege kıyılarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada siyasi, askeri ve kültürel bir güç hâline gelirler. Kent de bu büyümeyle birlikte genişler, yeni surlar inşa edilir, görkemli tapınaklar ve anıtsal kapılar yükselir. Hattuşa yalnızca bir siyasi merkez değil, aynı zamanda tanrılarla insanlar arasında bağ kuran kutsal bir mekân hâline gelir. Kentin üç ana bölgesi —Büyükkale, Yukarı Şehir ve Aşağı Şehir— arasındaki bağlantıyı sağlayan yollar, dini törenler ve devlet yönetimi için düzenlenmiş geniş avlular, Hititlerin yüksek mimarlık anlayışını yansıtır.

MÖ 14. yüzyılda Hitit İmparatorluğu’nun büyüklüğü zirveye ulaşır. Bu dönemde kentin ihtişamı da doruktadır. Ancak Hattuşa’nın tarihi, sürekli bir güç mücadelesinin ve direnişin de tarihidir. Kuzeyden gelen Kaşkalar zaman zaman kente zarar verir, ancak asıl büyük meydan okuma, Hititlerin en büyük rakibi olan Mısır’dan gelir. II. Muwattalli’nin hükümdarlığı döneminde, tarihin en ünlü muharebelerinden biri Asi Irmağı kıyısında gerçekleşir: Kadeş Savaşı. MÖ 1274’te Firavun II. Ramses’in ordusuyla Hititlerin karşı karşıya geldiği bu savaş, kesin bir galip olmaksızın sonuçlanır, ancak birkaç yıl sonra yapılan barış anlaşması, insanlık tarihindeki bilinen ilk uluslararası diplomatik metin olarak tarihe geçer. Bugün bu antlaşmanın bir kopyası, Birleşmiş Milletler binasında sergilenerek, Hattuşa’dan yükselen barış sesinin çağlar boyunca yankılanmasını sağlar.

Hattuşa yalnızca politik ve askeri gücüyle değil, dini kimliğiyle de dikkat çeker. MÖ 13. yüzyılda inşa edilen Yazılıkaya açık hava tapınağı, Hititlerin tanrılar dünyasına ışık tutar. Kayalara işlenmiş kabartmalarda tanrı ve tanrıçalar, alay halinde dizilmiş şekilde betimlenmiştir. Burada, gökyüzü tanrısı Teşup’tan bereket tanrıçası Hepat’a kadar onlarca ilahi figür, Hitit inanç sisteminin görkemli bir yansımasıdır. Kutsal törenlerin düzenlendiği bu alan, yalnızca dini bir merkez değil, aynı zamanda krallığın siyasi meşruiyetinin de simgesidir.

Ancak bu görkem sonsuza kadar süremezdi. MÖ 12. yüzyılın başlarında, Akdeniz dünyasının büyük bir bölümünü etkileyen “Deniz Kavimleri” istilası, Hattuşa’yı da vurur. Kent, ağır saldırılar sonucu büyük ölçüde yıkılır ve Hitit İmparatorluğu’nun merkezi otoritesi çöker. Sarayların, tapınakların ve surların üzerinde yangın izleri bulunur; ancak ilginç olan, Hattuşalıların kenti terk etmeden önce tüm değerli eşyalarını yanlarına almış olmalarıdır. Bu da, yıkımın ani bir istiladan çok, sistemli bir boşaltmanın ardından gerçekleştiğini düşündürür. Hititlerin çekilmesinden sonra Hattuşa’nın eski görkemi kaybolur, ancak bölge tamamen unutulmaz.

MÖ 9. yüzyılda, Demir Çağı’nda, Büyükkaya ve Aşağı Şehir’de yeniden yerleşimler kurulur. Bu dönemin kültürel özellikleri, Frigler ile yakın benzerlikler taşır. Kybele kültünün izleri, Grek kökenli çanak çömlekler ve Kappadokya’dan gelen etkileşimler, bölgenin hâlâ önemli bir kültürel kavşak olduğunu gösterir. MÖ 7. yüzyıldaki Kimmer akınları, Hattuşa’daki bu yeni dönemi sona erdirse de, bölge farklı halklar ve uygarlıklar tarafından yeniden keşfedilir. Medler, Persler, Romalılar ve Bizanslılar burada izler bırakır. Roma döneminde taş döşeli yollarla bağlanan kent, Bizans döneminde küçük bir yerleşime sahne olur. 11. yüzyıldaki Malazgirt Zaferi’nden sonra ise bölgenin kaderi bir kez daha değişir; Anadolu’nun kapıları Türklere açılır. Ancak Hattuşa, uzun süre boyunca sessizliğe gömülür.

Bu sessizlik, 19. yüzyılda bozulur. 1834’te Fransız gezgin Charles Texier’in bölgeyi keşfetmesiyle Hattuşa yeniden bilim dünyasının ilgisini çeker. Ardından gelen Hugo Winckler ve Makridi Bey’in 1906’da başlattığı kazılar, Hititlerin kadim başkentinin sırlarını gün yüzüne çıkarmaya başlar. 1930’lardan itibaren Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün sistematik çalışmalarıyla kent planı, surlar, tapınaklar ve çivi yazılı tabletler tek tek açığa çıkarılır. Bu tabletler, yalnızca Hitit tarihini değil, Anadolu ve Mezopotamya uygarlıkları arasındaki ilişkileri de aydınlatır. Hititlerin hukuk sistemi, dini ritüelleri, diplomatik anlaşmaları ve günlük yaşamları bu belgelerle anlam kazanır.

Bugün Hattuşa’da dolaşırken, Aslanlı Kapı’nın heybetiyle karşılaşır, Sfenksli Kapı’nın ihtişamlı taş işlemelerine dokunur, Kral Kapısı’ndan geçerken eski ritüellerin yankılarını hissedersiniz. Büyükkale’deki kral sarayının galerili avluları, bir zamanlar tanrıların ve kralların buluştuğu mekânlara dair ipuçları verir. Kente adım atan her ziyaretçi, taşlara sinmiş binlerce yıllık bir hikâyeyi yeniden keşfeder. Hattuşa, insanlık hafızasının katmanlarını saklayan eşsiz bir zaman kapsülü gibidir.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir