
Türkiye’nin ırmaklarını “tek tek saymak” yerine onları bir damar sistemi gibi görmek daha doğru olur; çünkü bu topraklarda su, sadece coğrafya değil, doğrudan medeniyet üretir. Dağlar nasıl iskeletse, ırmaklar da onun içinden akan hayatın kendisidir.
Türkiye’de akarsular üç ana deniz havzasına ve bir de kapalı havza sistemine dağılır: Karadeniz, Ege, Akdeniz ve iç bölgelerde dışa akışı olmayan havzalar. Bu ayrım, sadece yön değil; aynı zamanda iklim, tarım ve yerleşim biçimini belirler.
Karadeniz’e dökülen ırmaklar en uzun ve en su taşıyan sistemlerdir. Bunların başında Kızılırmak gelir; Türkiye sınırları içindeki en uzun nehirdir ve Sivas’tan doğup büyük bir yay çizerek Karadeniz’e ulaşır. Onu Yeşilırmak ve Sakarya Nehri takip eder. Daha doğuda ise Çoruh Nehri yer alır; bu nehir, Türkiye’nin en hızlı akan ve en yüksek hidroelektrik potansiyeline sahip akarsularından biridir. Karadeniz havzasındaki ırmakların ortak özelliği bol su, derin vadiler ve taşkın potansiyelidir.
Ege’ye dökülen ırmaklar ise tamamen farklı bir karakter gösterir. Gediz Nehri, Büyük Menderes ve Küçük Menderes doğu-batı yönünde akar ve geniş alüvyal ovalar oluşturur. Bu nehirler, antik çağdan beri tarımın kalbidir. “Menderes” kelimesi zaten coğrafyada kıvrılarak akan nehir anlamına gelir; yani bir nehrin davranışı, dilin içine işlemiştir.
Akdeniz’e dökülen ırmaklar daha kısa ama daha dik ve enerjiktir. Seyhan Nehri ve Ceyhan Nehri Çukurova’yı oluşturur; bu bölge Türkiye’nin en verimli tarım alanlarından biridir. Göksu Nehri ve Manavgat Nehri ise Toroslar’dan kısa mesafede hızla denize ulaşır. Bu nehirler daha çok enerji üretimi ve yerel sulama açısından önemlidir.
Güneydoğu Anadolu’ya geldiğinde sahne değişir ve tarih devreye girer. Fırat ve Dicle yalnızca Türkiye’nin değil, tüm Mezopotamya’nın kaderini belirleyen iki büyük nehirdir. Bu nehirler üzerinde kurulan sulama sistemleri, insanlık tarihindeki ilk büyük tarım devrimlerinden birini mümkün kılmıştır. Bugün bile GAP ile bu nehirler ekonomik ve stratejik önemini sürdürür.
Bir de dışa akışı olmayan, yani kapalı havzalar vardır. Konya Ovası ve Tuz Gölü çevresindeki akarsular denize ulaşmaz; buharlaşır ya da göllerde son bulur. Aras Nehri ve Kura Nehri ise doğuya yönelerek Hazar Havzası’na bağlanır ve Türkiye’nin “dışa açılan” farklı bir su sistemini temsil eder.
Türkiye’deki ırmakların önemli bir kısmı barajlarla kontrol altına alınmıştır. Atatürk Barajı, Keban Barajı ve Ilısu Barajı gibi dev projeler, suyun doğal akışını değiştirerek enerji, tarım ve yerleşim düzenini yeniden şekillendirmiştir. Bu durum, bir yandan kalkınma sağlarken diğer yandan ekolojik tartışmaları da beraberinde getirir.
İşin özü şu: Türkiye’de ırmaklar sadece su taşımaz; zaman taşır. Vadiler açar, şehir kurdurur, uygarlık başlatır ve bazen de yok eder. Bir haritaya baktığında mavi çizgiler görürsün ama sahaya indiğinde aslında birer hikâye akıyordur. Ve çoğu zaman bir kentin neden orada olduğunu anlamak için dağa değil, o kentin yanından geçen suya bakmak gerekir.








