Anasayfa / Kültürel Miras / Pergamon Müzesi

Pergamon Müzesi

Pergamon Müzesi (Pergamonmuseum), Berlin’deki Müzeler Adası’nda yer alan ve özellikle anıtsal mimari parçaları bütünlüklü mekânlar içinde sergilemesiyle tanınan bir kurumdur. Müze, 20. yüzyılın başında Alman arkeologların Osmanlı coğrafyasında yürüttüğü kazılar sonucu Berlin’e taşınan büyük ölçekli eserleri sergilemek amacıyla tasarlanmıştır. Bugünkü yapısı 1930’da tamamlanan müze, yalnızca bir sergi binası değil; arkeolojinin 19. yüzyıl sonu–20. yüzyıl başındaki “anıtsal buluntuları metropole taşıma” anlayışının mekâna dönüşmüş hâli olarak okunur. Yani Pergamon Müzesi, mimarisiyle bile dönemin bilimsel merakı ile imparatorluk çağının güç ilişkilerini aynı potada eritir.

Müzenin en çarpıcı özelliği, büyük mimari yapıların parçalarını tek tek vitrinlerde değil, yeniden kurgulanmış mekânlar içinde sunmasıdır. Antik kent kapıları, sunak cepheleri ve İslam mimarisine ait cepheler, ziyaretçiye “bir yapının içinde yürüyor” hissi verecek şekilde düzenlenmiştir. Bu, klasik müze deneyiminden farklı olarak, arkeolojik mimariyi neredeyse sahne dekoru gibi yeniden kuran bir sunum anlayışıdır. Bu yönüyle Pergamon Müzesi, arkeolojik eserin bağlamını kısmen yeniden üretmeye çalışan erken dönem müzecilik yaklaşımlarının en radikal örneklerinden biri sayılır.

Müzenin kalbinde yer alan ve adını da veren Pergamon (Bergama) Sunağı bölümü, en çok tartışma yaratan alanlardan biridir. Bergama’daki Zeus Sunağı’na ait frizler ve mimari parçalar, 19. yüzyılın sonlarında yapılan kazılar sırasında Osmanlı yönetiminden alınan izinler çerçevesinde Almanya’ya taşınmıştır. Bugün Berlin’de, devasa bir salon içinde yeniden bir araya getirilen bu frizler, tanrılar ile devler arasındaki mücadeleyi anlatan yüksek kabartmalarıyla Helenistik dönemin en etkileyici sanat örneklerinden biri olarak kabul edilir. Ancak sunağın en önemli parçalarının Bergama’dan koparılmış olması, Türkiye açısından yalnızca bir sanat kaybı değil; kentin anıtsal kimliğinin parçalanması anlamına gelir. Bergama Akropolü’nde bugün sunağın yalnızca temelleri görülebilirken, anıtın “ruhu” Berlin’de sergilenmektedir.

Pergamon Müzesi’nde yer alan bir diğer büyük yapı, Milet Pazaryeri Kapısıdır. Batı Anadolu’daki Miletos kentinden getirilen bu anıtsal Roma dönemi kapısı, müzede üç boyutlu olarak yeniden inşa edilmiştir. Kapı, sütunları, nişleri ve cephe düzeniyle Roma kent mimarisinin görkemini yansıtır. Ziyaretçi, Berlin’de gezerken aslında Aydın topraklarında yükselmiş bir kamusal yapının içinden geçmektedir. Bu durum, antik mimarinin yalnızca heykeller ve küçük buluntular üzerinden değil, bütün bir cephe olarak Avrupa metropollerine taşındığı bir dönemin anlayışını gözler önüne serer.

Müzenin Yakın Doğu koleksiyonları da Anadolu coğrafyasıyla doğrudan ilişkilidir. Babil’in İştar Kapısı ve Tören Yolu gibi Mezopotamya anıtları, Osmanlı topraklarında yapılan kazılar sonucu Berlin’e getirilmiştir. Her ne kadar bu eserler doğrudan Türkiye sınırları içinde bulunmamış olsa da, Osmanlı döneminin çok uluslu coğrafyasında yürütülen kazıların, merkezî Avrupa müzelerini besleyen büyük bir arkeolojik transfer ağı oluşturduğunu gösterir. Bu ağ içinde Anadolu kentleri özel bir yere sahiptir; Bergama, Milet, Priene gibi antik merkezlerden götürülen eserler, bugün Berlin’de “antik dünyanın vitrini” olarak sergilenmektedir.

Pergamon Müzesi’nin İslam sanatı bölümü de dikkat çekicidir. Mşatta Sarayı cephesi gibi Orta Doğu kökenli büyük mimari parçalar, İslam mimarisinin erken dönem süsleme anlayışını ve taş işçiliğini ayrıntılarıyla gösterir. Bu bölüm, müzenin yalnızca klasik antik çağla sınırlı kalmadığını; Orta Çağ İslam dünyasını da kapsayan geniş bir uygarlık anlatısı kurduğunu ortaya koyar. Ancak bu geniş anlatının arkasında, yine Avrupa merkezli bir “toplama ve merkeze taşıma” pratiğinin bulunduğu gerçeği göz ardı edilemez.

Pergamon Müzesi’nin koleksiyonlarının oluşumu, tıpkı British Museum ve Louvre’da olduğu gibi, sömürgecilik çağının bilimsel ve politik atmosferiyle yakından bağlantılıdır. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin zayıflayan merkezî otoritesi, yabancı kazı ekiplerinin Anadolu’da geniş alanlarda çalışmasına olanak tanımış; kazılardan çıkan anıtsal eserlerin önemli bir bölümü “paylaşım anlaşmaları” ya da çeşitli izinler çerçevesinde Avrupa’ya taşınmıştır. Bu anlaşmalar hukuki açıdan dönemin mevzuatına uygun kabul edilse bile, güç dengelerinin eşit olmadığı bir ortamda yapılmıştır. Bugün bakıldığında, Bergama Sunağı gibi anıtların yerinden sökülüp Berlin’de sergilenmesi, kültürel mirasın bağlamından koparılmasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendirilir.

Türkiye açısından bu durum, arkeolojik alanların bütüncül anlatımını zayıflatan bir boşluk yaratır. Bergama’da gezen bir ziyaretçi, sunağın frizlerini yerinde göremediği için kentin Helenistik dönemdeki sanatsal ve ideolojik gücünü tam anlamıyla deneyimleyemez. Aynı şekilde Milet’te pazaryeri kapısının yokluğu, kentin Roma dönemindeki kamusal mimarisini yerinde kavramayı zorlaştırır. Bu parçalanmışlık, kültürel mirasın “yerinde anlam kazanma” ilkesinin neden önemli olduğunu somut biçimde gösterir.

Müze yönetimi, eserlerin dönemin yasalarına uygun biçimde elde edildiğini ve Berlin’de sergilenmelerinin küresel bir izleyiciye ulaşmayı sağladığını savunur. Bu yaklaşım, “evrensel müze” fikrinin tipik bir yansımasıdır. Ancak günümüzde kültürel mirasın iadesi, etik sorumluluklar ve kaynak ülkelerin hakları üzerine yürütülen tartışmalar, Pergamon Müzesi’ni de doğrudan ilgilendirir. Bergama Sunağı ve Anadolu kökenli diğer anıtsal eserler, yalnızca arkeoloji tarihi açısından değil; sömürgecilik sonrası dünyada müzelerin rolü üzerine yapılan tartışmaların da merkezindedir.

Pergamon Müzesi, antik dünyayı bütüncül ve çarpıcı mekânlar içinde deneyimleme imkânı sunan, dünya müzeciliğinde benzersiz bir yere sahip bir kurumdur. Aynı zamanda koleksiyonlarının oluşum biçimi, özellikle Anadolu’dan götürülmüş anıtsal eserler bağlamında, kültürel mirasın yerinden edilmesi sorununu görünür kılar. Bu yönüyle müze, bir yandan insanlık tarihinin görkemli anıtlarını barındıran etkileyici bir vitrin; diğer yandan bu vitrinin arkasındaki güç ilişkilerini ve etik soruları sürekli hatırlatan bir hafıza mekânıdır.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir