Kilikya

Kilikya’yı yüzeysel anlatmak haksızlık olur. Burası haritada küçük gibi görünür ama tarih boyunca imparatorlukların sinir uçlarına bağlanan bir sinir düğümüdür. Toros Dağları ile Akdeniz arasında sıkışmış gibi duran bu bölge, aslında Anadolu ile Levant arasında bir kapıdır. Ve kapılar, her zaman hikâye üretir.

En eski yazılı kayıtlarda Kilikya, Hitit metinlerinde Kizzuwatna adıyla geçer. MÖ 2. binyılda bu bölge Hititler ile Mitanni arasında bir tampon alan gibidir. Hitit Kralı I. Şuppiluliuma döneminde (MÖ 14. yüzyıl) Kizzuwatna siyasi olarak Hitit etkisine girer. Burada ilginç olan şu: Bölge, Hitit kültürü ile Hurri kültürünün kaynaştığı bir alan olur. Yani Kilikya daha o zamandan kültürel melezliğe alışkındır.

MÖ 9.–7. yüzyıllarda Asur İmparatorluğu bölgeye hâkim olur. Asur kralı III. Salmanasar ve ardından Sargon II, Kilikya’daki yerel krallıkları vergiye bağlar. Çünkü burası yalnızca tarım alanı değil, aynı zamanda Anadolu’dan Mezopotamya’ya inen geçitlerin kilididir. Asur yazıtlarında bölgenin zenginliği ve stratejik önemi özellikle vurgulanır.

Pers döneminde (MÖ 6.–4. yüzyıl) Kilikya bir satraplık hâline gelir. Pers Kralı II. Kyros ve ardından I. Darius döneminde bölge, yarı özerk yerel krallar aracılığıyla yönetilir. Persler için Kilikya’nın önemi, hem deniz gücü hem de askeri geçitlerdir. Pers donanmasında Kilikyalı gemicilerin yer aldığı bilinir. MÖ 401’de Genç Kyros’un ayaklanması sırasında, Ksenophon ve “On Binler” ordusu Kilikya’dan geçer. Bu olay, bölgenin askeri lojistik açıdan ne kadar kritik olduğunu gösterir.

MÖ 333’te sahneye Büyük İskender çıkar. Issos Savaşı’ndan önce Torosları aşarak Kilikya’ya iner. Rivayete göre Tarsus’ta Kydnos Nehri’nde yüzdükten sonra hastalanır. Bu küçük anekdot bile Tarsus’un o dönemde ne kadar önemli bir merkez olduğunu gösterir. İskender’in ölümünden sonra bölge Seleukoslar’ın kontrolüne girer.

Roma dönemine gelindiğinde Kilikya’nın adı korsanlarla anılmaya başlar. Özellikle Dağlık Kilikya kıyıları MÖ 2. ve 1. yüzyıllarda Akdeniz korsanlarının üs bölgesidir. Roma Cumhuriyeti için bu durum kabul edilemez bir tehdittir. MÖ 67’de Gnaeus Pompeius Magnus (Pompey) büyük bir sefer düzenleyerek korsanları bastırır. Bu olaydan sonra Kilikya Roma eyaleti hâline getirilir. Roma idari sisteminde bölge zaman zaman ikiye ayrılır: Cilicia Tracheia (Dağlık Kilikya) ve Cilicia Pedias (Ovalık Kilikya).

Roma döneminde Kilikya bir taşra değil, canlı bir merkezdir. Tarsus, Roma’nın doğudaki önemli kültür ve eğitim şehirlerinden biridir. Ünlü Stoacı filozof Athenodoros burada doğmuştur. Aynı zamanda Hristiyanlığın erken dönem figürlerinden Aziz Paulus (Saulus) Tarsus’ludur. Bölge kentleri arasında Anazarbos (Anavarza), Soli-Pompeiopolis, Elaiussa Sebaste, Korykos, Seleukeia ad Calycadnum (Silifke) sayılabilir. Bu kentlerde tiyatrolar, sütunlu caddeler, hamamlar ve su kemerleri inşa edilir. Ovalık Kilikya özellikle tahıl üretimiyle Roma ekonomisine katkı sağlar.

MS 3. ve 4. yüzyıllarda Roma İmparatorluğu krizler yaşarken Kilikya sınır bölgesi hâline gelir. Sasani İmparatorluğu ile Roma arasında sık sık çatışmalar yaşanır. Bizans döneminde bölge askeri temalar (thema sistemi) içinde örgütlenir. Toros geçitleri bu dönemde de savunma açısından hayati önem taşır.

Orta Çağ’da Kilikya yeni bir kimlik kazanır. 11. yüzyılda Selçuklu akınları ve Bizans’ın zayıflamasıyla birlikte bölgeye Ermeni nüfus yerleşir. 12. yüzyılda Kilikya Ermeni Krallığı kurulur. Krallığın başkenti önce Tarsus, sonra Sis (bugünkü Kozan) olur. Krallar arasında I. Levon (II. Leo) önemli bir figürdür; 1198’de taç giyerek krallığı resmen ilan eder. Bu devlet, Haçlı Seferleri döneminde Avrupa ile diplomatik ve ticari ilişkiler kurar. Akdeniz ticaret ağında Cenevizliler ve Venediklilerle bağlantılar geliştirir. Korykos ve Ayas Limanı bu dönemde önemli ticaret merkezleridir.

1375’te Memlükler Kilikya Ermeni Krallığı’na son verir. Ardından bölge Osmanlı hâkimiyetine girer. Osmanlı döneminde Çukurova tarım açısından önemini sürdürür; pamuk üretimi özellikle 19. yüzyılda artış gösterir.

Coğrafya burada sürekli belirleyici faktördür. Dağlık Kilikya, sarp kayalıkları ve doğal kaleleriyle her zaman merkezî otoriteye mesafeli kalmıştır. Ovalık Kilikya ise Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin taşıdığı alüvyonlar sayesinde tarımsal bir güç merkezi olmuştur. Gülek Boğazı, yani antik “Kilikya Kapıları”, binlerce yıl boyunca orduların ve ticaret kervanlarının geçtiği bir arterdir. Bu geçidi kontrol eden güç, Anadolu ile Suriye arasındaki akışı kontrol eder.

Kilikya’yı derinlemesine anlamak için şu gerçeği görmek gerekir: Burası hiçbir zaman yalnızca yerel bir bölge olmadı. Hititlerin sınır eyaleti, Asur’un vergi bölgesi, Pers’in satraplığı, Roma’nın eyaleti, Bizans’ın sınır hattı, Ermeni Krallığı’nın çekirdeği ve Osmanlı’nın tarım havzası oldu. Sürekli el değiştirdi, ama stratejik değeri hiç azalmadı.

Kilikya bir geçiş alanıdır ama aynı zamanda bir direnç alanıdır. Coğrafya hem bağlar hem ayırır. Toroslar bir duvar gibidir; ama o duvardaki kapıdan geçen herkes tarihin yönünü biraz değiştirir. Bu yüzden Kilikya’yı anlamak, Anadolu’nun güneyini değil, Doğu Akdeniz’in güç dengelerini anlamaktır. Burada yürürken taşların altında yalnızca yerel bir hikâye değil, Akdeniz dünyasının nabzı atar.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir