
Yola çıkarken hep ileriye bakarız. Yeni sokaklar, yeni yüzler, haritada ilk kez parmağımızın değdiği yerler… Yolculuk dediğimiz şey biraz da kendimizden uzaklaşma cesaretidir. Ama işin garibi şu: Ne kadar uzağa gidersek gidelim, zihnimizin bir köşesinde dönüş bileti sessizce durur. Çünkü çoğu zaman yolun en tatlı anı, kapıyı yeniden açtığımız o andır.
Evin bu kadar güçlü bir anlam taşıması tesadüf değil. İnsan alışkanlıklarla örülmüş bir varlık. Sabah ışığının odaya hangi açıdan düştüğünü, geceleri hangi seslerin fonda aktığını fark etmeden biliriz. Yolculukta bu düzen çözülür. Bu çözülme heyecan verir ama aynı zamanda insanı hafifçe tetikte tutar. Her şey yenidir, her şey dikkat ister. Eve dönüş ise dikkatin gevşediği yerdir. Omuzlar fark etmeden biraz düşer, nefes derinleşir.
Bir de başkalarının gözünden çıkıp kendi alanımıza dönme meselesi vardır. Yolculukta sürekli bir “misafir” halindeyizdir. Otellerde, trenlerde, sokaklarda. Görünmez bir kurallar listesi eşlik eder bize. Eve dönünce bu liste çöpe gider. Kimseye açıklama yapmadan susabilir, kimseye hesap vermeden dağınık olabiliriz. Bu özgürlük, çoğu maceradan daha huzur vericidir.
Toplumsal tarafı da küçümsenemez. Ev sadece duvarlardan ibaret değildir; bir hikâye deposudur. Aile, dostlar, mahalle, hatta bakkal… Hepsi bizi bir bütünün parçası olarak karşılar. Yolculukta kendimizi yeniden tanımlarız, eve dönünce yeniden tanınırız. Bu tanınma hali, insanı görünmez bir şekilde ayakta tutar. “Buraya aitim” duygusu, en sağlam pusulalardan biridir.
Belki de bu yüzden dönüş anı bu kadar anlamlıdır. Yolculuk bize kim olabileceğimizi fısıldar, ev ise kim olduğumuzu hatırlatır. Biri ufku açar, diğeri zemini sağlamlaştırır. En güzel yolculuklar bile, sonunda eve doğru kıvrılan bir çizgiyle tamamlanır. Çünkü insan, ne kadar gezerse gezsin, ayakkabısını en rahat kapının önünde çıkarır.









