Anasayfa / Kültürel Miras / Arkeolojik Park

Arkeolojik Park

Arkeolojik Park düşüncesi, İstanbul’un modernleşme çabalarıyla birlikte kültürel mirasını da koruma arayışının bir ürünü olarak 1930’larda ortaya çıktı. Türkiye’ye davet edilen ünlü şehir plancısı Henri Prost, kentin evrensel değerlerini göz önünde bulundurarak Sarayburnu ile Küçük Ayasofya arasında kalan bölgeyi bir arkeolojik düzenleme alanı olarak planladı. Topkapı Sarayı’nın doğu eteklerinden başlayıp Sur-u Sultani’nin içinden güneye doğru uzanan, Ayasofya’nın doğusunu, Sultanahmet Camii’nin doğu ve güney çevresini ve Marmara kıyılarını içine alan bu proje, yeraltında yatan zenginliklerin kazılarla gün yüzüne çıkarılarak halka açılmasını öngörüyordu. Avrupa kültürünün mirasçısı sayılan Doğu Roma İmparatorluğu’nun izlerini layıkıyla sunmayı hedefleyen bu yaklaşım, 1930’lar Türkiye’sinde ileri görüşlü ve uygar bir adım olarak kabul gördü ve daha sonraki imar planlarının da temel verilerinden biri oldu.

Büyük Saray alanının arkeolojik potansiyeli aslında çok daha önce, 19. yüzyıldan itibaren yapılan araştırmalar sayesinde biliniyordu. Byzantion’un Konstantinopolis’e dönüşmesiyle birlikte, İmparator Konstantin’in Ayasofya’nın doğusunda Roma üslubunda villalardan oluşan bir saray kompleksi kurduğu, yüzyıllar boyunca yapılan eklerle bu yapının devasa boyutlara ulaştığı ve Sultanahmet’ten Marmara kıyılarına kadar yayıldığı belgelenmişti. Bu ihtişamlı yapılar grubu, “Büyük Saray” adıyla Bizans başkentinin kalbi olmuş, teraslarla Boğaz’a doğru inmiş ve Ayasofya ile bağlantısını sağlayan geçitlerle kentin dini ve siyasi merkezine entegre olmuştu. Ancak Ortaçağ’da Blacherna Sarayı’nın önem kazanmasıyla terk edilen Büyük Saray zamanla harabeye dönüştü. Osmanlı döneminde bu alanda mahalleler kuruldu, 19. yüzyılda ise Gaspare Fossati tarafından Darülfünun binası inşa edildi.

1912’deki İshak Paşa Yangını, Sultanahmet çevresindeki evleri yok ederek Büyük Saray’ın kalıntılarını gün yüzüne çıkardı. Yabancı araştırmacılar bu fırsatı değerlendirerek ortaya çıkan izleri belgelediler. Bu süreçte Darülfünun binası Adliye Sarayı’na dönüştürüldü ve yanına ünlü Tevkifhane eklendi. Adliye 1930’larda yandı, ancak Tevkifhane uzun süre işlevini sürdürdü; hatta Aziz Nesin gibi önemli yazarlar burada hapis yattı. Bu yapı zamanla otel olarak kullanılmaya başlansa da, bulunduğu alanın arkeolojik değeri, Prost’un planlarında “Arkeolojik Park” olarak tanımlanması sayesinde korunabildi.

Bugün Arkeolojik Park alanı, Topkapı Sarayı’ndan Hipodrom’a ve Marmara kıyısına kadar uzanarak İstanbul’un katmanlı tarihini yansıtır. Kalıntıları tüm dünyanın ilgisini çeken Büyük Saray’dan geriye kalan en önemli buluntulardan biri, Sultanahmet Arastası içinde ortaya çıkarılan mozaikli peristil avludur. Bu mozaikler restore edilerek Mozaik Müzesi adıyla ziyarete açılmıştır ve Bizans sanatının görkemli izlerini günümüzde de sergilemektedir. Ayrıca eski Adliye binası ve Tevkifhane çevresinde yapılan kazılarda elde edilen buluntular, İstanbul Arkeoloji Müzesi denetiminde korunmuş, böylece kentin binlerce yıllık tarihi mirasının önemli parçaları kayıt altına alınmıştır.

Arkeolojik Park düşüncesi yalnızca İstanbul’un geçmişine ışık tutmakla kalmaz; aynı zamanda kültürel mirasın modern şehirleşme baskısı altında nasıl korunabileceğine dair de evrensel bir örnek teşkil eder. Tarihi Yarımada’nın siluetinin, Bizans ve Osmanlı mirasının ve kent kimliğinin sürekliliğini sağlayan bu yaklaşım, İstanbul’un bir dünya başkenti olarak değerini artıran en önemli planlama adımlarından biri olmuştur.

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir