
Antalya’yı anlamak için önce haritaya bakmak gerekir. Çünkü bu şehir, coğrafyanın adeta bilinçli bir tasarımı gibidir. Kuzeyinde Batı Toroslar, güneyinde Akdeniz. Dağlar denize neredeyse dik iner. Bu yüzden kıyı şeridi girintili çıkıntılıdır; falezler, koylar ve doğal limanlar oluşur. İşte bu doğal limanlar, Antalya’nın kaderini belirler. Çünkü limanı olan şehir, ticareti; ticareti olan şehir, kültürü çeker.
Antik çağda bölge Pamphylia ve Lykia sınırları arasında bir geçiş alanıdır. Antalya’nın çekirdeği, MÖ 2. yüzyılda Bergama Kralı II. Attalos tarafından kurulan Attaleia kentidir. Kentin adı zaten kralın isminden gelir. Amaç basittir ve zekicedir: Doğu Akdeniz ticaretinde bir liman gücü yaratmak. Attaleia, Roma döneminde hızla gelişir. İmparator Hadrianus MS 130 civarında şehri ziyaret eder; bugün Kaleiçi’nde görülen Hadrian Kapısı o ziyaretin hatırasıdır. Roma, kenti bir deniz ticaret merkezi ve askeri üs olarak kullanır. Çevredeki Perge, Aspendos ve Side gibi kentlerle birlikte bölge bir kentler ağı oluşturur.
Roma döneminde Antalya hinterlandı, yani arka bölgesi, son derece üretkendir. Pamphylia ovası tarım için verimlidir. Tahıl, zeytin, üzüm yetiştirilir. Aspendos’un tiyatrosu (MS 2. yüzyıl) Roma mühendisliğinin zirvesidir ve bölgenin ekonomik zenginliğinin göstergesidir. Perge sütunlu caddeleri ve stadyumuyla tipik bir Roma şehir planını yansıtır. Antalya bu kentlerin denize açılan kapısıdır.
Bizans döneminde şehir Attaleia adıyla varlığını sürdürür. 7.–9. yüzyıllarda Arap akınlarına karşı bir savunma noktasıdır. Limanı nedeniyle askeri önemini korur. Orta Çağ boyunca surlarla güçlendirilir. Kaleiçi’nin dar sokaklı yapısı ve sur sistemi bu dönemin mirasıdır.
1207’de Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev şehri fetheder. Antalya, Selçuklular için bir deniz kapısıdır. Konya merkezli kara gücü, Antalya sayesinde Akdeniz’e açılır. Selçuklu döneminde liman ticareti canlanır. Kervansaray ağı Antalya’ya bağlanır; Alanya (Alaiye) ile birlikte Akdeniz ticaret hattı güçlenir. Yivli Minare (13. yüzyıl), Selçuklu mimarisinin simgesidir ve şehir siluetinin en karakteristik unsurudur. Kesik Minare olarak bilinen yapı ise Roma tapınağı, Bizans kilisesi ve cami olarak kullanılmış; Antalya’nın katmanlı kimliğini tek başına özetler.
Osmanlı döneminde Antalya bir sancak merkezi olur. Liman ticareti devam eder ama 19. yüzyıla kadar nispeten sakin bir taşra kentidir. Buna rağmen narenciye üretimi, zeytincilik ve ahşap gemi yapımı sürer. Şehir, hinterlandındaki Elmalı, Korkuteli ve Isparta hattıyla ekonomik bağ kurar.
Asıl kırılma 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşir. Antalya, turizmle birlikte küresel bir kimlik kazanır. Fakat burada önemli bir nokta var: Turizm, şehrin coğrafyasının doğal sonucudur. 300’ü aşkın güneşli gün, uzun kumsallar (Konyaaltı, Lara), Torosların serin yaylaları, antik kentlerin yoğunluğu… Bu kombinasyon nadirdir. Deniz–dağ mesafesi o kadar kısadır ki aynı gün içinde yüzüp kayak yapabileceğiniz söylenir; abartı payı var ama fikir doğru.
Antalya’nın coğrafyası yalnızca turistik değildir; jeolojik olarak da ilginçtir. Karstik yapı nedeniyle mağaralar (Karain Mağarası gibi) ve yer altı su sistemleri gelişmiştir. Karain, Paleolitik döneme kadar uzanan insan yerleşimi izleri taşır. Yani Antalya tarihi, Attaleia’dan çok daha geriye gider.
Kültürel olarak Antalya bir geçiş ve sentez alanıdır. Yörük kültürü Toros yaylalarında hâlâ canlıdır. Göçerlik geleneği, keçi kılından çadırlar, yayla şenlikleri bölgenin etnografik kimliğini oluşturur. Mutfağında tahinli piyaz, hibeş, turunç reçeli gibi yerel tatlar vardır. Narenciye üretimi, özellikle portakal, şehrin ekonomik sembollerinden biridir.
Bugün Antalya yalnızca Türkiye’nin değil, Akdeniz havzasının en önemli turizm merkezlerinden biridir. Fakat onu yalnızca “tatil şehri” olarak görmek büyük haksızlık olur. Attalos’un stratejik liman hamlesinden Roma mühendisliğine, Selçuklu deniz politikasından Osmanlı taşra düzenine kadar her dönem burada iz bırakmıştır. Kaleiçi’nin dar sokaklarında yürürken Roma taşına, Selçuklu kemerine ve Osmanlı cumbasına aynı bakışta rastlarsınız.
Antalya’nın önemi üç eksende toplanır: coğrafi konumu, tarihsel sürekliliği ve ekonomik dönüşüm gücü. Coğrafya ona liman verdi. Tarih ona katman verdi. Modern dönem ise küresel görünürlük kazandırdı. Şehir, Akdeniz’in doğusunda bir pencere gibi durur; hem Anadolu’ya açılır hem dünyaya.
Bir kıyı kenti düşün: Kuruluşunda bir Helenistik kral var, kapısında Roma imparatorunun izi var, minaresinde Selçuklu estetiği yükseliyor, dağlarında Yörük çadırı kuruluyor, sahilinde milyonlarca insan yüzüyor. Antalya bu çoklu kimliği taşıyabiliyor çünkü coğrafya ona geniş bir sahne sunmuş. Tarih de o sahneyi hiç boş bırakmamış.









