
M.Ö. 2. binyılda Anadolu’da egemen olan Hitit Devleti’nin inanç dünyası, son derece karmaşık, çok katmanlı ve farklı kültürlerle iç içe geçmiş bir yapıya sahiptir. Bu inanç sistemi, Anadolu’nun yerel gelenekleriyle birlikte Mezopotamya, Suriye ve özellikle Hurri kökenli tanrı ve anlatıların birleşmesiyle şekillenmiştir. Hititler fethettikleri bölgelerin tanrılarını yok etmek yerine kendi kutsal dünyalarına dâhil etmiş, bu nedenle kaynaklarda kendilerinden sıklıkla “bin tanrılı halk” olarak söz edilmiştir. İnanç sistemi, doğa olaylarını, siyasal iktidarı ve toplumsal düzeni açıklayan kutsal anlatılar etrafında örgütlenmiştir.
Bu kutsal dünyada en merkezi figür Fırtına Tanrısıdır. Gök gürültüsü, yağmur ve bereketle ilişkilendirilen bu tanrı, aynı zamanda krallığın ve düzenin koruyucusu olarak kabul edilir. Devletin refahı, tarımsal verim ve askerî başarı doğrudan onun hoşnutluğuna bağlanır. Hattuşa, Arinna ve çevresindeki kutsal merkezlerde ona adanmış tapınaklar bulunur. Hükümdarlar, iktidarlarını bu tanrının iradesiyle aldıklarını kabul etmiş, antlaşmalar ve yeminler onun adıyla yapılmıştır.
Ana tanrıça figürü olarak Hepat öne çıkar. Doğurganlık, düzen ve kraliçe kimliğiyle ilişkilendirilen Hepat, fırtına tanrısının eşi olarak kozmik dengeyi temsil eder. Özellikle Yazılıkaya kaya tapınağındaki kabartmalarda Hepat, çocuklarıyla birlikte betimlenmiş; ilahi aile düzeninin simgesi hâline gelmiştir. Güneş ile ilişkili tanrıçalar ise adalet, yemin ve hukukun koruyucusu olarak görülmüş; devlet düzeninin ahlaki temeli bu ilahi figürlerle açıklanmıştır.
Bu inanç sisteminin en dikkat çekici anlatılarından biri, tanrılar arasındaki iktidar mücadelesini konu alan Kumarbi anlatılarıdır. Bu anlatılarda göksel egemenlik kuşaktan kuşağa devredilir; eski tanrılar yeni tanrılar tarafından tahtından edilir. Kumarbi’nin gök tanrısını devirmesi ve ardından fırtına tanrısının doğuşuna zemin hazırlaması, evrendeki düzenin çatışma yoluyla kurulmasını açıklar. Bu anlatılar, krallık ideolojisiyle de paralellik gösterir; güç, mücadeleyle kazanılır ancak düzen sağlandığında korunmalıdır.
Doğa döngülerini açıklayan en önemli kutsal öykülerden biri Telipinu anlatısıdır. Telipinu, tarım ve bereketle ilişkili bir tanrıdır. Onun ortadan kaybolmasıyla topraklar kurur, hayvanlar üremez, insanlar açlık ve hastalıkla karşı karşıya kalır. Tanrının bulunup geri getirilmesiyle birlikte doğa yeniden canlanır. Bu anlatı, mevsimsel döngüleri, tarımsal üretimin sürekliliğini ve tanrılarla insanlar arasındaki karşılıklı bağı açıklar. Aynı zamanda düzenin ne kadar kırılgan olduğunu vurgular.
Yeraltı dünyası ve kaos unsurları da bu kutsal anlatıların önemli bir parçasıdır. Yeraltı, ölümle birlikte kaçınılmaz bir geçiş alanı olarak görülür ve burada hüküm süren tanrısal varlıklar, hastalıklar ve felaketlerle ilişkilendirilir. İnsanların başına gelen olumsuzluklar, çoğu zaman tanrısal düzenin bozulmasıyla açıklanır. Bu nedenle büyüsel ritüeller, arındırma törenleri ve kurban uygulamaları büyük önem taşır. Amaç, bozulan dengeyi yeniden kurmak ve tanrıların öfkesini yatıştırmaktır.
Bu kutsal anlatılar yalnızca sözlü ya da yazılı öyküler değil, aynı zamanda günlük yaşamın ve devlet düzeninin temelini oluşturan unsurlardır. Antlaşmalar, savaş kararları, hastalıklar ve doğal afetler bu ilahi çerçeve içinde anlamlandırılır. Krallar, tanrılarla insanlar arasında aracı konumundadır; tapınak inşası, ritüellerin düzenlenmesi ve bayramların kutlanması doğrudan kralın sorumluluğu altındadır.









