
Osmanlı Devleti’nin Avrupa tarih sahnesine çıkışı, klasik askerî karşılaşmaların ötesinde, Avrupa zihniyet dünyasında uzun süreli bir algı bocalamasına yol açmıştır. Osmanlı’nın erken dönem yayılışı, Avrupa tarafından başlangıçta ne özgün bir devletleşme süreci ne de kalıcı bir siyasal tehdit olarak değerlendirilmiştir. Aksine, Osmanlılar uzun süre Anadolu’daki diğer Türk gruplarıyla aynı kategoride ele alınmış, geçici ve tali bir unsur olarak görülmüştür. Bu algı, Osmanlı’nın Balkanlar’da hızlı ve kalıcı biçimde yerleşmesini mümkün kılan temel zihinsel boşluğu oluşturmuştur.
14. yüzyılın ilk yarısında Avrupa kaynaklarında Osmanlılardan söz edilirken belirgin bir kavramsal muğlaklık göze çarpar. Latin kroniklerinde Osmanlılar çoğunlukla Turci, infideles ya da barbari gibi genel ve indirgemeci terimlerle tanımlanmakta, bu ifadeler belirli bir siyasal organizasyonu değil, dinî ve etnik bir “öteki”yi işaret etmektedir. Bizans tarih yazımında ise Osmanlılar, sınır bölgelerinde faaliyet gösteren, yarı göçebe ve istikrarsız bir güç olarak tasvir edilmiş; Bizans’ın iç çekişmeleri bağlamında ele alınmıştır. Bu dönemde Avrupa’nın hâkim varsayımı, Osmanlı’nın Selçuklu sonrası ortaya çıkan diğer Anadolu beylikleri gibi kısa sürede etkisini yitireceği yönündedir.
Osmanlı’nın Rumeli’ye geçişi dahi bu algıyı köklü biçimde değiştirmemiştir. Çimpe Kalesi’nin elde edilmesi ve Gelibolu’nun ele geçirilmesi, Avrupa tarafından bağımsız bir fetih hareketi olarak değil, Bizans iç savaşlarının bir yan ürünü olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı’nın Bizans taraflarından biriyle kurduğu ittifak ilişkileri ve askerî destek, onu Avrupa gözünde bir tür “yardımcı güç” konumuna indirgemiştir. Bu durum, Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilerleyişinin uzun süre ciddiye alınmamasına yol açmış, Avrupa siyasi elitleri Osmanlı’yı Bizans’ın çözülme sürecine bağlı geçici bir aktör olarak görmüştür.
Bu yanlış okuma, 1364 Sırpsındığı Savaşı ile ilk kez ciddi biçimde sarsılmıştır. Osmanlı ordusunun Haçlı kuvvetlerini ani ve etkili bir şekilde mağlup etmesi, Avrupa kroniklerinde Osmanlı tasvirinin tonunu değiştirmiştir. Bu tarihten itibaren Osmanlı, yalnızca sayıca kalabalık ya da “barbar” bir güç olarak değil, disiplinli ve organize bir askerî yapı olarak algılanmaya başlanmıştır. Ancak bu farkındalık dahi Osmanlı’nın uzun vadeli bir imparatorluk kurabileceği düşüncesine dönüşmemiş; Osmanlı hâlâ istisnai ama geçici bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.
1389 I. Kosova Savaşı sonrasında Avrupa düşüncesinde yeni bir yorumlama biçimi ortaya çıkmıştır. Osmanlı ilerleyişi, askerî başarının ötesinde teolojik bir çerçeveye oturtulmuş; Kilise çevrelerinde Osmanlı, Hristiyan dünyanın günahlarına karşı Tanrı’nın bir cezası ya da ilahi bir sınav olarak yorumlanmıştır. Bu yaklaşım, Osmanlı’yı mutlak bir düşmandan ziyade kaderci bir anlatının parçası haline getirmiştir. Böylece Avrupa, Osmanlı’ya karşı birleşik ve rasyonel bir siyasal strateji geliştirmek yerine, teolojik açıklamalarla durumu anlamlandırmayı tercih etmiştir.
1396 Niğbolu Savaşı, Avrupa’nın Osmanlı algısında derin bir travma yaratmıştır. Feodal şövalyelik ideolojisinin temsilcisi olan Haçlı ordularının, Osmanlı’nın disiplinli ve merkeziyetçi askerî yapısı karşısında ağır bir yenilgiye uğraması, Avrupa askerî zihniyetinin sınırlarını açıkça ortaya koymuştur. Bu yenilgi sonrasında Osmanlı, Avrupa zihninde artık hafife alınamayacak bir güç olarak yer etmeye başlamış; ancak buna rağmen Osmanlı’nın kalıcı bir dünya gücü olacağı fikri hâlâ yaygınlık kazanmamıştır.
1402 Ankara Savaşı, Avrupa’nın Osmanlı’yı ikinci kez yanlış okuduğu kritik bir eşik olmuştur. Timur’un Osmanlı’yı mağlup etmesi, Avrupa’da Osmanlı tehdidinin sona erdiği yönünde güçlü bir kanaat yaratmış; Fetret Devri, Osmanlı’nın çözülüşü ve kaçınılmaz çöküşü olarak yorumlanmıştır. Avrupa kaynaklarında bu dönemde Osmanlı’nın iç çekişmelerle yok olacağına dair iyimser bir beklenti hâkimdir. Bu algı, Osmanlı’nın kurumsal esnekliğini ve toparlanma kapasitesini yeterince kavrayamayan yüzeysel bir değerlendirmeye dayanmaktadır.
15. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı’nın yeniden toparlanarak Balkanlar ve Anadolu’da otoritesini güçlendirmesi, Avrupa algısında belirgin bir dönüşüm yaratmıştır. Artık Osmanlı, geçici bir sınır gücü değil; krizlerden güçlenerek çıkan, öğrenen ve kurumsallaşan bir devlet olarak görülmeye başlanmıştır. İstanbul’un ardışık kuşatmaları, Avrupa kroniklerinde giderek artan bir endişe diliyle yer almakta; Papalık öncülüğünde yapılan Haçlı çağrıları sıklaşmaktadır. Ancak bu çağrılar, Avrupa içi siyasal bölünmeler ve çıkar çatışmaları nedeniyle etkili bir birlik yaratamamıştır.
1453’te İstanbul’un fethi, Avrupa açısından yalnızca askerî bir yenilgi değil, derin bir zihinsel ve simgesel kırılma anlamına gelmiştir. Bu olay, Roma mirasının Osmanlı tarafından devralınması olarak algılanmış; Osmanlı Devleti, Avrupa siyasal düzeninin dışında yer alan bir “öteki” olmaktan çıkarak, bu düzenin merkezinde yer alan belirleyici bir güç haline gelmiştir. Fetih sonrasında Avrupa metinlerinde Osmanlı, kimi zaman “kıyamet alameti”, kimi zaman ise “Yeni Roma’nın sahibi” olarak tasvir edilmiş; korku, hayranlık ve zorunlu kabulleniş iç içe geçmiştir.
Sonuç olarak Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne yönelik ilk tepkileri, ani ve tutarlı bir tehdit algısından ziyade, uzun süreli bir önemsizleştirme, yanlış okuma ve gecikmiş farkındalık süreci üzerinden şekillenmiştir. Osmanlı’nın erken dönem başarısı, büyük ölçüde askerî gücünün yanı sıra, Avrupa’nın bu gücü zamanında doğru biçimde tanımlayamamasından kaynaklanmıştır. Bu durum, Osmanlı’yı yalnızca fetihleriyle değil, Avrupa’nın tarihsel algı kalıplarını dönüştüren bir siyasal fenomen olarak da özgün kılmaktadır.









