
Safranbolu, Türkiye’nin kuzeybatısında, Karabük iline bağlı, dağlık bir vadide yer alan bir şehir. Adını safran bitkisinden almış ve binlerce yıllık tarihiyle Anadolu’nun kültürel belleğinde özel bir yere sahip. Bugün taş sokakları, ahşap evleri ve korunmuş dokusuyla yaşayan bir açık hava müzesi gibi. 1975 yılında Avrupa Mimarlık Mirası kapsamında fark edilmiş, 1994’te ise UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmiştir.
Kent iki ana bölüme ayrılır: “Şehir” denilen kışlık kesim ve “Bağlar” denilen yazlık yerleşim. Şehir kısmı vadinin içinde, daha korunaklı bir konumda; Bağlar ise yüksekçe bir plato üzerindedir. İki bölge arasındaki Hastarla mevkii, yüzyıllar boyunca neredeyse boş bırakılmıştır. Şehrin içinden geçen Gümüş Deresi ve Akçasu Deresi zaman içinde derin yarıklar oluşturmuş, bu da Safranbolu’ya doğal bir kanyon görünümü kazandırmıştır. İklim, Karadeniz ve İç Anadolu arasında bir geçiş tipidir: yazları sıcak, kışları soğuk ama aşırı sert değildir. Ortalama nem yüzde altmış civarındadır; en çok yağış kış aylarında düşer.
Tarihte Paflagonya olarak bilinen bu topraklar önce Frigler ve Lidyalılar, ardından Persler, Romalılar, Bizanslılar, daha sonra da Selçuklular ve Osmanlılar tarafından yönetilmiştir. 12. yüzyılda Danişmentlilerin eline geçmiş, daha sonra Candaroğulları ve Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Kentte Bizans’tan kalan bazı yapılar camiye çevrilmiş, Osmanlı döneminde ise yeni camiler, hanlar, hamamlar, köprüler ve çeşmeler yapılmıştır. Köprülü Mehmet Paşa Camii, İzzet Mehmet Paşa Camii, Cinci Hanı ve Eski Hamam bu dönemin en belirgin örnekleridir.
19. yüzyıl Safranbolu’su 8 bin civarında nüfusa sahipti. Halkın büyük bölümü Müslüman Türk, küçük bir kısmı Rumdu. 20. yüzyılın başında mübadeleyle Rum nüfusun ayrılmasıyla şehirde demografik bir değişim yaşandı. 1939’da Karabük Demir-Çelik Fabrikası kurulunca birçok Safranbolulu iş için Karabük’e taşındı, şehir bir dönem sessizliğe büründü. Ancak bu göç, geleneksel dokunun korunmasına da katkı sağladı: eski evler yıkılmadı, yeni yapılaşma sınırlı kaldı.
Safranbolu’nun ekonomik düzeni uzun süre kendi kendine yeten bir yapıya dayanıyordu. Aileler yazlık evlerinin geniş bahçelerinde sebze, meyve, tahıl yetiştiriyor, bunları hem taze tüketiyor hem de kışlık olarak kurutma, pekmez, pestil, reçel, salça ve turşu gibi ürünlere dönüştürüyordu. El sanatları, özellikle dericilik, yemenicilik ve bakırcılık önemli geçim kaynaklarıydı.
Kent dokusu tamamen topografyaya göre şekillenmiştir. Sokaklar dar, taş döşeli ve yağmur sularını ortadan akıtan bir eğime sahiptir. Evler çoğu zaman birbirini gölgelemeden, yamaca oturacak biçimde inşa edilmiştir. Çarşı, Kale ve Akçasu Deresi arasında yer alır; burada her mesleğin ayrı bir sokağı vardır. Yemeni ustaları, semerciler, nalbantlar, bakırcılar kendi dükkânlarını yüzyıllar boyunca aynı yerlerde sürdürmüştür.
Safranbolu evi, Türk konut mimarisinin en rafine örneklerinden biridir. Evlerin alt katı taş duvarlı, penceresiz ve serin bir yapıdadır; depo, kiler, ahır ve kazan ocağı gibi işlevleri taşır. Üst kat ise yaşam alanıdır; ahşap çatkı sistemiyle inşa edilir, yüksek tavanlı, çok pencereli ve çıkmalı odalardan oluşur. Sofalar (koridor benzeri ortak alanlar) evin merkezidir; hem dolaşım hem de sosyalleşme mekânıdır. Her oda küçük bir ev gibidir: oturma, yemek, yatak, yıkanma ve depolama işlevlerinin hepsi bir arada düşünülmüştür.
Odaların en dikkat çekici öğesi tavanlardır. Ahşap işçiliği olağanüstü bir zarafettedir; yıldız ya da sekizgen göbekli tavanlar, kündekâri bezemeler ve oyma detaylar görülür. Ocaklar taş veya ahşap davlumbazlıdır; bazıları “Frenk ocağı” denilen raflı tiplerdendir. Pencerelerde kepenkler ve “muşabak” adı verilen ahşap kafesler bulunur; bunlar hem mahremiyet hem estetik sağlar. Dış cepheler sıvanıp kireçle beyaza boyanır, koyu renkli kepenkler cepheye karakter katar.
Yapılar temelden çatıya kadar doğal malzemeyle yapılmıştır. Temel ve zemin katta taş, üst katlarda ahşap çatkı sistemi kullanılır. Çatılar dört yöne eğimli, kiremit kaplıdır. Her detay işlevle estetiğin birleştiği bir anlayışla düzenlenmiştir.
Safranbolu’da inşaat bir topluluk işidir. Evin temeli atılırken kurban kesilir, dualar edilir, çatı tamamlanınca ustalar saçaklara armağanlar bırakır. Ev bitince mevlit okutulur. Saçaklardan sarkan geyik boynuzları veya nazar yazıları kötülüklerden koruma amacı taşır.
20. yüzyılın ortasından itibaren turizmle birlikte Safranbolu yeniden canlanmaya başladı. 1975’te Avrupa Mimarlık Mirası yılı etkinlikleriyle ulusal ölçekte fark edildi, ardından her yıl “Safranbolu Haftası” kutlanmaya başlandı. Ancak koruma ile turizm arasındaki denge hâlâ hassas. Geleneksel evlerin bir kısmı otel veya restoran olarak kullanılıyor; yollar genişletiliyor, bazı duvarlar kaldırılıyor. Yine de şehir, geçmişin mimarisini, yaşam biçimini ve üretim kültürünü olağanüstü bütünlük içinde korumayı sürdürüyor.









