
Halikarnas Mozolesi, bugün Muğla’nın Bodrum ilçesinde yer alan, ancak izleri dünyanın dört bir yanında bulunan bir anıt olarak yalnızca Anadolu’nun değil, tüm insanlık tarihinin en dikkat çekici eserlerinden biridir. Karya bölgesinin satrabı ve küçük kralı Mausolos için eşi ve kız kardeşi Artemisia tarafından yaptırılan bu anıt mezar, öylesine etkileyici ve özgün bir üsluba sahipti ki, bundan sonra aynı tarzda inşa edilen tüm anıt mezarlara onun adından türetilen “mozole” denildi. Yapımına MÖ 368’de başlanan eser, Mausolos’un ölümünden birkaç yıl sonra, MÖ 350’de tamamlanabildi. Ancak tamamlanışı dahi dramatik bir hikâye barındırır: Mausolos hayattayken inşaat başlamış, ölümünden sonra Artemisia bu görkemli yapıyı onun anısına bitirtmek için çaba göstermiş, ama kendisi de eşinin ardından yalnızca iki yıl yaşayabilmiştir. Mozolenin son rötuşlarını ise yapının ihtişamına ruhunu veren sanatçılar, kendi inisiyatifleriyle yapmışlardır.
Anıt, görkemiyle Antik Çağ’da bile hayranlık uyandırmış ve kısa süre içinde “Dünyanın Yedi Harikası” arasında sayılmıştır. 32’ye 38 metre taban ölçülerine sahip olan yapı, 46 metre yüksekliğiyle dönemin mimarlık bilgeliğinin ve sanatsal vizyonunun bir göstergesiydi. Temeli yeşil volkanik taşla yapılmış, yüzeyi mermerle kaplanmıştı. Her basamağın önüne kahramanlara ait büyük heykeller yerleştirilmiş, çatısı ise 24 basamaklı, yedi metre yüksekliğinde bir piramitle örtülmüştü. Bu 24 basamak, Mausolos’un 24 yıllık hükümdarlığına sembolik bir gönderme yapıyordu. Bu detay dahi, mozolenin yalnızca bir mezar değil, aynı zamanda ince düşünülmüş bir anıt olduğunu kanıtlar.
Eserin ünü, yalnızca büyüklüğünden değil, barındırdığı sanat eserlerinden geliyordu. MÖ 1. yüzyılda yaşamış Sidonlu Antipatros, mozoleyi Yedi Harika arasında anarken, Roma döneminin doğa tarihçisi Yaşlı Plinius’un aktardıkları günümüzde hâlâ en güvenilir kaynak kabul edilmektedir. Plinius, her bir yapının cephesinin farklı heykeltıraşlara verildiğini, bunların ünlü Grek sanatçılar olduğunu aktarır. Bu nedenle mozole, dönemin en yetkin ellerinin bir araya geldiği kolektif bir sanat eseri olarak da görülür. Roma mimarı Vitruvius da eserden bahsetmiş, ancak isimlerde küçük farklılıklar olması, tarihçilerin dikkatini çekmiştir.
Ne var ki, böylesine görkemli bir yapının kaderi acımasız olmuştur. 12. yüzyılda büyük bir depremle ağır hasar gören mozolenin parçaları yavaş yavaş yok olmuş, ancak temelleri uzun süre ayakta kalmıştır. 15. ve 16. yüzyıllarda Bodrum’u üs olarak kullanan Saint Jean şövalyeleri, mozolenin taşlarını Bodrum Kalesi’nin yapımında kullanmış, bugün kalenin duvarlarında hâlâ mozoleye ait gri-yeşil taşlar görülebilmektedir. 1523’te, Rodos’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi sonrası şövalyelerin bölgeden çekilmesiyle birlikte, mozole artık bütünüyle harabeye dönmüştü. Hatta kaleyi onarmakla görevlendirilen de la Tourette, mezar odasının tahrip edilişini ve bulunuşunu ayrıntılı notlarında kayda geçirmişti.
Avrupa’nın mozoleye ilgisi ise 18. yüzyılda artmış, Antik yazarların betimlemelerinden yola çıkarak hayali rekonstrüksiyonlar yapılmış, fantezi dolu gravürler üretilmiştir. Gerçek anlamda arkeolojik araştırmalar ise 1857’de İngiliz arkeolog Charles Newton tarafından başlatılmıştır. Newton’un kazılarında mozolenin temeline ait parçalar ve bazı heykeller bulunmuş, bunların büyük bir bölümü Padişah Abdülmecid’in izniyle 1846’da İngiltere’ye gönderilmiş ve British Museum’un “Mausoleum Room” adı verilen özel bölümünde sergilenmeye başlanmıştır. Daha kapsamlı kazılar ise 1966–1977 yılları arasında Danimarkalı arkeolog Kristian Jeppesen tarafından yapılmış, mozolenin mimari planı ve boyutları hakkında daha kesin verilere ulaşılmıştır. Bugün Bodrum’da mozoleye ait eserlerin yalnızca alçı kopyaları sergilenmekte, asılları Londra’da muhafaza edilmektedir.
Bütün bu süreçler mozolenin yalnızca bir mezar değil, tarih boyunca kültürlerin elden ele dolaştırdığı bir simge haline geldiğini göstermektedir. Halikarnas Mozolesi, Mausolos ve Artemisia’nın aşk ve güç hikâyesinin taşlara kazınmış bir anıtı olduğu kadar, Batı’nın Antik Yunan hayranlığını, Doğu’nun görkemli mimarlık geleneğini ve Ortaçağ’ın talan kültürünü aynı bünyede taşıyan bir simge eser olmuştur. Bugün Bodrum’da kalıntılarını görmek, belki Yedi Harika’dan birine tam anlamıyla şahitlik etmeyi mümkün kılmaz, ancak kalıntıların ardındaki hikâye, ziyaretçiyi hâlâ binlerce yıl öncesinin görkemiyle buluşturur.









