
Nemrut Dağı, Adıyaman’ın Kahta ilçesi sınırlarında, 2206 metre yüksekliğiyle Doğu Torosların görkemli zirvelerinden biri olarak yalnızca Anadolu’nun değil, dünyanın da en etkileyici kutsal alanlarından biri kabul edilmektedir. 1987’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan, ertesi yıl ise çevresiyle birlikte Milli Park ilan edilen bu devasa anıt, tarihin, mitolojinin ve siyasal ideolojinin taşlarla örülmüş görkemli bir sahnesi gibidir. Zirvenin haşmeti ve heykellerin heybeti, burayı gören herkese insan iradesinin doğayla nasıl bütünleşebileceğini gösterir.
Nemrut’un hikâyesi, Anadolu’nun çok katmanlı tarihini yansıtır. MÖ 7. yüzyılda Asurlular, 6. yüzyılda Persler, ardından Makedonlar ve Seleukoslar bu topraklara egemen oldular. Ancak burayı ölümsüz kılan, Kommagene Krallığı’nın hüküm sürdüğü dönemdir. MÖ 162’de bağımsızlığını ilan eden krallık, Doğu ile Batı’nın, Pers ile Helen kültürlerinin kesiştiği noktada kendine özgü bir sentez yarattı. Asıl görkemli dönem ise MÖ 69’da, Romalıların müdahalesiyle I. Mithradates’in oğlu I. Antiochos’un tahta çıkmasıyla başladı. Antiochos yalnızca bir kral değil, aynı zamanda kendi soyunu tanrılarla ve büyük uygarlıklarla ilişkilendiren ideolojik bir liderdi. Bu yüzden Nemrut Dağı’nda inşa ettirdiği kutsal alan, bir hükümdarın anıtsal mezarından çok daha fazlasını ifade eder; doğu ile batının birleştiği bir kült sentezinin taşlara kazınmış manifestosudur.
Antiochos’un kendisi için yaptırdığı tümülüs 140 metre çapında, 60 metre yüksekliğinde devasa bir taş yığınıdır. Çakıl taşlarının sıkıştırılmasıyla oluşan bu mezar tepesinin içine girmek mümkün olmamış, gizemi günümüze dek korunmuştur. Ancak tümülüsün çevresine yerleştirilen anıtsal teraslar, ziyaretçilere geçmişin ihtişamını fısıldar. Doğu ve batı teraslarında sırtlarını tümülüse dönmüş halde oturan dev heykeller, kireç taşından yapılmış ve 9 metreden başlayarak 3,5 metreye kadar inen boyutlarıyla görkemli bir düzen oluşturur. Tanrı Zeus’un, Pers kökenli Mitra ile birleşmiş biçimi olan Zeus-Oromasdes; Herakles’le eşleştirilen tanrı Apollon-Mithras; şan ve kudreti simgeleyen tanrıça Fortuna-Tyche; savaşın ve adaletin tanrısı Ares; ve Antiochos’un kendi tanrılaştırılmış heykeli, yan yana sıralanarak insan ile tanrıyı, doğu ile batıyı aynı düzlemde buluşturur. Bu heykellerin iki yanında ise aslanlar ve kartallar yer alır; gökyüzünün ve yeryüzünün koruyucuları olarak krallığın ebedi kudretini simgelerler.
Doğu terası gün doğumunu, batı terası ise gün batımını selamlar. Bu nedenle Nemrut Dağı, yalnızca tarihî bir alan değil, aynı zamanda doğayla iç içe bir anıttır. Güneşin doğarken ve batarken heykellerin yüzlerine düşen ışık, ziyaretçilerin hâlâ mistik bir atmosfer hissetmelerine neden olur. Kuzey terası ise bu iki kutsal mekânı bağlayan bir geçit görevi görür, ancak günümüze yalnızca yıkıntıları ulaşmıştır.
Nemrut’taki en değerli buluntulardan biri, heykellerin arkasındaki taş bloklara Grek harfleriyle işlenmiş 237 satırlık uzun yazıttır. Bu yazıt, Antiochos’un kendi tanrısal soyunu ve kutsal törenlerin düzenlenişini anlatır. Krallığın ideolojik temelleri bu satırlarda saklıdır: kral kendini hem Perslerin hem de Makedonların soyuna bağlayarak bir tür “evrensel hükümdar” kimliği oluşturmuştur. Bu yazıt aynı zamanda Nemrut’u, Helenistik dönemin en özgün ve en etkileyici anıtlarından biri haline getirir.
Nemrut’un modern dünyayla tanışması 1881 yılında Alman mühendis Karl Sester’in keşfiyle oldu. Ardından 1882’de Otto Puchstein ile birlikte ilk arkeolojik incelemeler başlatıldı. Osman Hamdi Bey’in 1883’teki ziyareti, Osmanlı’nın da bu mirasa ilgisini gösterir. 1938’den itibaren Friedrich Karl Dörner ve Rudolf Naumann’ın uzun yıllar süren çalışmaları, Kommagene Krallığı’nın gizemini çözmeye başladı. Sonraki yıllarda Türk bilim insanları da bu araştırmalara katıldı; özellikle Prof. Dr. Sencer Şahin’in çalışmaları, Nemrut’un kültürel değerini daha da görünür hale getirdi.
Bugün Nemrut Dağı, yalnızca arkeologların değil, tüm insanlığın ilgisini çekmektedir. Zirvede dev tanrı heykellerinin arasında yürürken, insan kendini tarihin, mitolojinin ve evrenin ortasında bulur. Bu anıtsal alan, bir yandan I. Antiochos’un tanrılarla aynı seviyede anılma arzusunu yansıtırken, diğer yandan farklı inançların, kültürlerin ve uygarlıkların nasıl bir araya geldiğini gösteren eşsiz bir açık hava mabedidir. Güneşin doğuşunu Nemrut’ta izlemek, yalnızca bir manzara değil, aynı zamanda binlerce yıllık bir kültürün sessiz tanıklığına ortak olmaktır.









